| osman suat's profileHAYATA DAiR NOTLARPhotosBlogLists | Help |
|
HAYATA DAiR NOTLAR"Kurduğun düşe yaraşmaya çalış!" / Octavia Paz 1/16/2008 Pamuk’a hakarete sevinmek…
Gerçekten ilginç bir ülkeyiz. Nobel almış bir yazarımıza hakaret edilince, “oh be, sonunda bir yabancı da hakaret etti” diye sevinip oturup bir yazı döşenebiliyoruz. Hatta hızımızı alamayıp, bir yabancı tarafından da “haddinin bildirilmiş olduğu” zannıyla kendi kendimize “sevindirik” oluyoruz.
Doğru, Türkiye’de yapılan hakaretler yeterli olmamıştı! Bir yabancı, Amerikalı gazeteci Claire Berlinski (tüm zamanların en büyük edebiyat eleştirmeni ve dahi gazeteci!) de Pamuk'a “egomanyak” deyince hepimizin yüreğine su serpildi. Artık geceleri de daha rahat uyuyoruz!!!
Eleştirilere bakar mısınız?: “Orhan Pamuk İstanbul’da, yani Doğu ve Batı arasında yaşıyor. Kitaplarında bundan bahsetmesi şaşırtıcı değil. Bu New York’un metropol olduğunu söylemek kadar klişe..” Ne büyük, derin ve etkili bir eleştiri değil mi? Her şeyi gün yüzüne çıkarıyor, “teşhir” ediyor. Ve Pamuk’un aslında ne kadar sıradan bir yazar olduğunu kanıtlıyor!
Elbette, bu gazetecinin dediği gibi Pamuk “Eskimoları” yazmalıydı ya da “Aborjinleri”, işte o zaman çok ilginç olurdu. Klişe olmazdı. Nobel alan bütün yazarlar yaşadıkları ülkeyi, kentlerini, halklarını, sorunlarını, kültürlerini değil hep başka şeyleri yazmışlardı çünkü!!!
Yok boğazlı kazakla kafeye gelmiş, yok okuduğu kitabı sırtı dönük biçimde masaya koymuş, kitap okuduğunu, başkalarının yeterince okumadığını (yalan mı?) defalarca söylemiş, falan filan…
Lafı çok uzatmayacağım, Pamuk’u sevmeyebilirsiniz, eserlerini beğenmeyebilirsiniz, aldığı Nobel’i kendinizce tamamen siyasi tavrına endeksleyebilirsiniz, hepsi bir yere kadar tamam! Hatta kimilerince kabul de edilebilir!
Ama bari, elalemin en sıradan, düzeysiz, saçma sapan eleştirilerini, üstüne atlayıp, Pamuk’a biraz daha vurmak için kendinize bahane yapmayın!
Belki farkında değilsiniz: Ancak sizler isteseniz de istemeseniz de, kabul etseniz de etmeseniz de bu toprakların, ulusun, kültürün yetiştirdiği en büyük yazarlardan biridir, Orhan Pamuk.
Yapmayın, en hafif deyimiyle ayıp oluyor!
8/31/2007 Sizin hiç babanız kayboldu muIrak’ta 1 milyonun üzerinde insanın kayıp olduğu ileri sürüldü. Sayıyı yanlış okumadınız. Yaşadıkları, öldükleri, öldürüldüklerini bile bilemediğiniz, kanıtlayamadığınız yüz binlerce kayıp insan var, Irak’ta.
Kızılhaç ve Uluslararası Af Örgütü, “Uluslararası Kayıplar Günü” nedeniyle yaptıkları açıklamada özellikle Irak’ın durumuna dikkat çekmekle birlikte tüm dünyada bu durumda milyonlarca insan olduğunu açıkladılar.
Kayıp yakınlarının yaşadığı trajedinin boyutları, kayıplar kadar büyük. Kayıplarına ulaşmak, bir iz, kanıt, sonuç peşinde koşan milyonlarca insan, büyük sorunlarla karşı karşıya.
Şu anda sadece Irak’ta bir milyonun üzerinde kayıp insan var ve onların akibeti konusunda bir bilgiye ulaşmak da, büyük fedakarlıkları göze almayı gerektiriyor.
Kaybettikleri yakınlarını bulmak isteyenler her türlü istismara açık durumda: Yaşanan iç savaş her türlü ulaşım ve seyahati çok tehlikeli kılıyor. Bilgi vaadiyle dolandırıcılık ve gasp çok yaygın.
Miras, emekli maaşı gibi geride kalanlar için hayati birçok konu, “ölüm” kanıtlanamadığı sürece de çözümlenemiyor. Acı her boyutuyla katlanarak, insanların hayatı üzerine çörekleniyor.
Türkiye de “kayıplar”, “kaybedilmeler” konusunda maalesef çok temiz bir ülke değil. “Cumartesi Anneleri”ni hafızanızı biraz yoklarsanız, hatırlarsınız. “Kaybolan / kaybedilen” çocukları, babaları, kocaları, kızları, yakınları bulunsun diye yıllarca eylem yaptılar. Bu eylemler sırasında coplandılar, saçlarından sürüklendiler, dayak yediler, ama hep kayıp yakınları için “devletten” bir el uzatmasını istediler.
Kayıplar, yaşadığımız dünyanın sayısız acı gerçeğinden biri…
İç savaş veya ciddi istikrarsızlık olan ülkelerde ise çok daha ciddi bir problem. Hatta bu kayıplardan doğrudan hükümetler bile sorumlu olabiliyor. Aslında yaşadığımız, dünyanın hemen her ülkesinde farklı biçimlerde ortaya çıkan bir tür “kurban ve faili" meçhullar sorunudur.
Bu yazı, hem kayıtsızlığın uyuşturucu etkisini azaltmak için, hem ufak da olsa yüreğinizde bir sızı yaratmak, hem de duyarlılığınızı artırmak için yazıldı.
Ne mi yapabiliriz?
Cemal Süreya, “Sizin hiç babanız öldü mü?” adlı şiirinde bu soruyu sorar ve der ki: “benim bir kere öldü ve kör oldum.”
Soramadığımız sorularTürkiye’de yaşadıklarımızı gördükçe, Cumhurbaşkanlığı seçimi ve sonrasında yaşananları izledikçe, köşe yazılarından adeta fışkıran “derin” analizleri okudukça, dış basında birbirinden “habersiz” gelişen ortak teşhisleri gördükçe “sorular” beliriyor kafamda.
Belki de hepimiz için geçerli, çok gecikmiş, ertelenmiş sorular…
Belki de kimilerinin çoktan “yanıtladığı”, yanıtları hep hazır olanların hiç sormadığı sorular…
Zaten iyi sorular, yanıtlardan daha fazla açmaz mı insanların yolunu?
Şimdi ve tam sırası değil mi, bildiğimizi zannettiğimiz yanıtların belki de sorularının yanlış olabileceği üzerine düşünmek için?
Soruları doğru soramıyorsak, verdiğimiz her yanıtın vardığımız her sonucun bizi ne kadar “geri” götürebileceğini görmek çok mu zor?
Yaşam, yanıtlardan önce sorulara veriyorsa önceliğini, soru yoksa zaten bir yanıtın da olamayacağı gerçeğiyle buluşturmuyor mu bizi?
Ve sırf istediğimiz yanıtları alamadığımız için çarpıttığımız sorularla sürüklenmedik mi, şu anda geldiğimiz noktaya.
Uzun yıllardır “Türkiye’de ne olduğunu, nasıl olduğunu, niye olduğunu” sormaktan korkmadık mı? Sormaya karar verdiğimiz zamanlarda ise cesaretle yer değiştiren geçici körlük, kalıcı olmaya çarpıtılan sorularla başlamadı mı?
Bırakın başkalarına, kendimize sormaktan korktuğumuz sorular, yanıtlarıyla birlikte önümüzden geçerken, bizim yaptığımız sadece hoşa gitmeyen gerçeklerle yüzleşememek, onlara sırt çevirmeye dönüşmedi mi?
Doğru soruları sormaktan korkarsanız, korku yanıtları belirsizleştirir.
Hesap sormak için değil, önce “anlamak” için sormak zorundayız, istemediğimiz yanıtları alacak olsak bile. Toplumun her kesiminde yanıtlar sayıca fazla, farklı, ürkütücü olsa bile.
Hem de her konuda sormak: Askeri vesayet, “sivil” vesayet, ılımlı İslam, demokrasi, adalet, devlet, laiklik, Atatürkçülük, Kürt sorunu, yeni/sivil Anayasa…
Kendi sorularını sormaktan korkanlar, başkalarının çok önceden verdiği yanıtları yaşarlar.
Her şeyi bilenlerin önlenemez düşüşüHer şeyi bilenlerin “önlenemez düşüşlerini” yaşadığımız günlerdeyiz.
Her şeyi bilenler “çok bilen çok yanılır” sözündeki gerçek açığa çıktığı için değil, “bildiklerinin başkalarının unuttuklarına” yetişememesi gerçeğinden ötürü de düşüyorlar.
Bir de tabi "doğrular" üzerine sıkıcı "tekrarlar”…
Her şeyi bilmek, her duruma bir açıklama getirmek, oradan bildiğini buradakine yamamak, her bildiğinin “her şeyi” açıklamaya yeteceğini zannetmek, “uzmanlığa” sadece gülümsemek, genel doğruların hayatın sıradanlığı, insanların hayatı içinden doğduğunu unutmak, bildiğini okumak, ama sürekli bilmediğini yazmak…
Daha ne diyeyim…
Yazının başlığını Brecht’in ünlü oyunundan “Arturo Uİ’nin önlenebilir yükşelişi”nden ödünç aldım.
Brecht, Hitler’in yükselişini ve “önlenebilirliğini” ustaca sergilediği oyunu, Türkiye’de kaptıkları köşelerde, ellerine verilen kalemlerle, “her şeyi ama her şeyi” bilen, “her şey ama her şey” konusunda fikri olanları görseydi, acaba nasıl kaleme alırdı?
“Bilginin” sıradanlaşmasıyla, içini boşaltılması arasında gidip gelen, içeriğin ve anlamın “anlam anlam” diye diye öldürülüşünü izleseydi, “sol sol” derken “idealizmin” en kabasının “Marks”ı doğru anlamak”, “özgürlük” falan diye yutturulabildiğini görseydi;
Her insan için sayılabilecek “örnek insan” özelliklerini, “solcular” için sayıp, solun derdinin, kendine “solcu” diyenlerden müteşekkilmiş gibi gösterilmeye çalışıldığını izleseydi;
Solda görünmek hayali ile, “sağda” olanın birbirine karıştırılışını görseydi;
Olur mu olur…
Yazar mıydı acaba?: “Epistemolojik kopuşun önlenebilir yükselişi”ni… 7/19/2007 Siz hiç ameliyat oldunuz mu?Hastaneye düşmeden, Türkiye’de sağlık sisteminin ne durumda olduğunu, hastaların ve hasta yakınlarının neler çektiğini anlamak, mümkün değil. Hele bir olay, yakınınızın ve kendinizin başına gelmeden hiç şansınız yok. Elbette böyle bir “şansızlığın” herkese nasip olmasını dilerim.
Liderler, seçim meydanlarında biri yeşil kart diğeri nüfus kağıdı ile “herkes bu kartlarla” devletin her hastanesinden ücretsiz yararlanacak diyor ya: YALAN!
Şimdi birçok kişi bana “günaydın” diyebilir. Ama hastanede yaşanan tuhaflıkları, içler acısı durumu Onpuntocularla paylaşmadan edemedim.
Sağlık sisteminin “yararlanma” bölümü, eğer kapıdan içeri girebilmekse, belki doğru. Herkes bir biçimde kapıdan içeri kendini atıyor. Ama bir hastanız varsa, teşhis de konmuşsa, hele bir de ameliyat olacaksa, vah ki ne vah, hayatınızın en gerilimli-stresli günleri başlıyor, demektir. Bugün, İstanbul’da bir üniversite hastanesindeydim. 6 saat sürecek, karaciğer kanseri teşhisi konan bir bebeğin, hala süren ameliyat serüvenini annesinden ve babasından dinleme, bir süre de gözlemleme fırsatı buldum. Başa gelmeden insan gerçekten bilemiyor, anlayamıyor. Hasta için gereken kanı, önceden sizin sağlamak zorunda olduğunuzu biliyordum. Hemen her yerde bu böyle. Ama ameliyat “sürerken” şu bitti git bul, bu bitti git al gel, yapıldığını yeni öğrendim. Kan testleri için aile yakınlarının hastanede koşturulduğunu, yoğun bakımdaki hastalarla, ameliyattaki hastaların aynı aletlerle test sonuçlarını beklediklerini yeni öğrendim. Bilmiyordum: Ama bebeğim ameliyatta dediğiniz zaman, “bekleyin, tek alet var, merak etmeyin bir şey olmaz” dendiğini de. Yemekhane kapısıyla, Ameliyathane kapısının aynı koridora çıktığını, ameliyathane girişinin tuhaf bir barikatla kapatıldığını da bugün gördüm. Ameliyattan çıkan hemşirelerin ellerindeki testleri, hasta yakınlarına tutuşturduğunu bir koşu gidip, 3 kat çıkıp test yaptırıp getirildiğini de. Neden ihtiyaç duyulan her şey hastane de olmaz? Neden ameliyat sırasında şu da lazım olur? Neden hasta yakınlarının, “bebeklerinin” ameliyat endişesine, ellerine tutuşturulan testleri hızlı, zamanında yaptırma telaşı eklenir, hemşireler niye vardır? Ameliyathanede karaciğer kanseri bir bebek, hasta yakınlarının çok güvendikleri doktorlara emanet, ama uygulamadaki tuhaflıklar, sürprizler ve büyük endişelerle sonucu bekliyorlar. Biçare yürekleri, bebeklerini, "hayatlarını" emanet ettikleri doktorlarda saklı umutlarıyla, bekliyorlar... İstanbul’dan bildiriyorum, deprem için güçlendirilmeye çalışılan bir hastanenin sanki savaş alanından çıkmış koridorlarından… Bir ameliyathanenin girişinden, şaşkın, kaygılı ve umutsuz…
Ders dolu Japonya depremiJaponya 6.8 şiddetinde, arka arkaya çok güçlü depremlerle sarsıldı. Büyük maddi hasar var, alınan önlemlerle çok büyük insan kayıpları yok. En büyük gelişme ve ders, Kaşivazaki kentinde bulunan nükleer enerji santralında yaşananlarda saklı.
Yer sarsıntısında otomatik olarak kapandığı belirtilen nükleer santralde yangın çıktı. Trafo merkezinde çıkan yangın sebebiyle santralden radyoaktif madde içeren su sızdığı belirtiliyor. Santralın sahibi Tokyo Elektrik Enerjisi şirketi, depremden sonra bir reaktörden radyoaktif su sızıntısı olduğunu doğruladı. Sızıntının çevreye zarar verip vermediği, insanlar üzerindeki etkisi konusunda henüz bir açıklama yapılmadı. Tokyo'nun 250 km güneyindeki Kaşivazaki-Kariva santrali 7 reaktörüyle 8 bin 212 megavat enerji üretiyor. Santral, dünyanın en güçlü santralleri arasında sayılıyor. Enerji ihtiyacının %35’ini nükleer santralardan karşılayan Japonya bir deprem ülkesi ve tüm nükleer santrallerinin en şiddetli sarsıntılara dayanacak şekilde inşaa edildiği iddia ediliyordu. Bu olay ve sızıntı, yeni tartışmalar başlatacak. Bizim de dikkatle izlememiz gereken tartışmalar. Bu tartışmaların ülkemizi ilgilendiren önemli bir boyutu var. Türkiye de nükleer enerji konusunda son yıllarda çok hızlı adımlar atıyor. Yeni hükümet bu konuda önemli kararların arifesinde olacak. Santral yapımına karar verildiği zaman, deprem ülkesi olduğumuz gerçeği unutulmasa bile, Japonya örneğinden sonra tam güvenli bir “nükleer santral” konusund artık herkesin çok daha dikkatli olması gerekiyor. Ayrıca 6.8 gibi büyük bir depreme rağmen can kayıplarındaki düşüklük, “deprem öldürmez, bina öldürür” gerçeğini yine doğruladı. Başta beklenen büyük İstanbul depremi olmak üzere, bu sonuçlardan her kentimiz için çıkaracağımız çok ders var. Japonya gibi güvenli santrallerle, nükleer enerjinin risklerini çok iyi tartışmadan vereceğimiz kararların maliyetini asırlarca ödemek zorunda kalabiliriz. Temiz ve güvenli enerji kaynakları konusunda kamuoyunun duyarlılığının ne kadar önemli olduğunu Japonya’daki deprem bir kez daha gösterdi. Enerji, bir ülkenin yaşaması-büyümesi için hava ve su kadar değerli. Ancak insanların havasını ve suyunu elinden almadan, enerjiyi ve yaşanabilir bir çevreyi sağlamak, deprem ve çevre bilinciyle mümkün. En zayıf olduğumuz halka da, hala bu!
Oğlum kime oy vereceğiz?
7/3/2007 Baba ya da dede olmak…Bir karikatür, beni aldı bambaşka düşüncelere sürükledi. Yeni baba olmanın getirdiği bir duyarlılık mı bilmiyorum. Ama baba olmanın, dede olmanın, bir çocuk ya da torun sahibi olmanın ne demek olduğunu, Corbo’nun karikatürü bir kez daha düşündürdü.
Dizinizde oturan ve size hayranlıkla bakan bir çift göz, o gözlerin önünde ve ardında uzun bir hayat! Tüm güzelliği ve ürkütücülüğüyle…
Karikatürün sadece babalara, dedelere değil, simgesel düzeyde hepimize çok kolay anlaşılır, ama bir o kadar da derin mesajlar verdiğini düşünüyorum. Sanki çocuklarla paylaştığımız ya da paylaşamadığımız bir şey, onların hayatlarına kazandırdığımız ve kazandıramadığımız çok şeye dönüşebilir diyor Corbo. Belki de hayatını elinden alabilecek…
Onların masum bakış açılarını ve daha deneyime dönüşmemiş hamlelerini, taleplerini, hayat bilgilerini küçümsemeden, onlara çok yüklenmeden, yüklemeden, neyle karşı karşıya olduğumuzu bilerek…
Geleceği onlar üzerinden kurgulamadan, özgürlüğün tadına varmalarına izin vererek, bisikletinin pedallarını çevirmesine yardım ederek, anlatarak, kimi zaman anlatmayarak, kendisinin bulmasına fırsat vererek…
Daha fazla lafı uzatmayayım, sizi Kübalı Angel Boligon Corbo’nun, bu yıl düzenlenen, 24. Aydın Doğan Karikatür yarışmasında 2.’lik kazanan karikatürüyle baş başa bırakayım.
Varın daha neler anlatıyor Corbo, siz düşünün: 6/15/2007 Baba ve YaşamSevgili Ateş, aşağıdaki güzel yazıyı "Baba ve Yaşam" adıyla benimle paylaştı, ben de sizlerle paylaşıyorum.
YAŞAM BİSİKLETİN SELESİNDE...
Hepiniz kişisel yaşamınızı bir kenara koyup çok çalışabileceğinizi kanıtladınız' diyor bilge hukukçu ama unutmayın ki, olum döşeğindeki birinin;'Keşke isime biraz daha zaman ayırabilseydim' dediği duyulmamıştır. Çocuk sahibi olacak kadar şanslıysanız, onların göz açıp kapayana kadar büyüyeceklerini ana babalarınız size söyleyecektir.Buna ben de tanıklık edebilirim. Çocuklarımıza hikaye okuma,onlarla balığa çıkma, yakalamaca oynama ve birlikte dua etme fırsatını Tanrı ancak belli bir ölçüde bahseder bize. Bunlardan birini bile kaçırmamaya özen gösterin. Nasıl olsa isiniz, çocuklarınız gittikten sonra bile, orada sizi bekliyor olacaktır. Bu konuşmadan 6 hafta sonra yaslı avukatın intihar haberi geldi.Kim bilir neyin pişmanlığıyla kıymıştı canına. . . Hayata veda ederken, en çok kiminle vakit geçiremediğine yanmıştı kim bilir. Bu öyküyü Rob Parsons'un '60 Dakikalığına Baba' adl Bir kaç yıl önce parlak bir is teklifi almıştım. Mesleki kariyerimin doruk noktası olabilirdi,lakin her gün saat 20. 00'de 'görevde' olmam gerekiyordu. Teklifi duyduğum anda o saatin, oğlumun banyo saati olduğu geçti aklımdan. . Hayatta başka hiç bir şeyin beni o banyo seansı kadar mutlu edemeyeceğini düşündüm, ama bunu, teklifi yapanlara söyleyemedim. Anlayacakları şüpheliydi. Bir bahaneyle reddettim. Yine de, gecen birkaç yıl içinde saat saat başkalarına dağıttığım zaman hazinesinden, oğluma pek az pay düştü. Yapılacak islerim,yazılacak yazılarım, bakılacak telefonlarım vardı. Ama küçük bir sandala diz dize kurulup uzak bir kuleye doğru kürek çekme keyfine hiç vakit yoktu hayatin içinde. . O'nunla bir cam bardağın pamuktan toprağına limon çekirdeği ekip büyümesini izleyemedim örneğin. . . Yeni yeni, yarım yarım söylediği şarkılara eşlik edip bu düeti bir kasete kaydetmeyi çok isterdim; olmadı. Bir cümle ben söyleyip, bir cümle O'na söyleterek hiç yoktan bir masal yaratmayı ve düş güçlerimizi yarıştırmayı tasarlamıştım; hazırdan yemek daha kolay geldi. Hayat öyle ters bir denge kurmuş ki, onların en çok ilgi istedikleri dönem, onlarla en az ilgilenebileceğimiz dönem aynı zamanda. . . Bizim vaktimiz bollaştığında ise, onların bize ayıracak vakti kalmıyor. Ben aslında O'nun için çalışıyorum', sıkça sarıldığımız bir bahanedir,ama O'na hiç bir zaman 'Daha çok parası olan bir baba mı istersin, daha çok seninle olan bir baba mı' diye sormamışızdır. Babalık için uçurtma almak yetmez, birlikte uçurmak gerekir. Daha hiç uçurtma uçuramadık, ama keyfini surdum; sabahları yanağımda ıslak bir buse ve başucumda sen bir 'Günaydın babacığım' sesi ile uyanmanın... "Hadi sarılıp yatalım babacığım" çağrısıyla başlayan gecelerde, o sihirli "Seni Seviyorum" u kulağıma fısıldadıktan sonra yanaklarımı avuç içlerinin parantezine alıp uykuya çekilince gözkapaklarına yerleşen huzuru izlemenin tadına vardım. Mavinin neden mavi olduğunu, kışın havaların neden soğuduğunu, kuşların nasıl uçtuğunu yeniden ve en bastan öğrenmenin. Rakiplerim sayılan Cici Can' dan, Casper' dan, Power Rangers'tan, Ricky Martin'den daha ilginç olmaya çalışmanın...Ve konuşmaya başladığından beridir beni "takip ederek", hatalarımı da sevaplarımı da aynen tekrarlayan bu sevimli papağana, duvara kazılı boy tablosundaki çizgiler yükseldikçe yükselen bir tutkuyla bağlanmanın tadını çıkardım. Annesiyle birlikte bezini değiştirmiş, mamasını yedirmiş, pişiklerini kremlemiş olmanın, zayıf bacakları ilk adımını attığında elini tutmanın, dilinden ilk sözcük döküldüğünde birlikte coşmanın heyecanını tattım. Sonunda beklenen gün geldi: Hayatımın ilk "Babalar Günün Kutlu Olsun" unu işiteceğim bugün. Belki O'nun karaladığı bir resim, ilk hediyem olacak. Kitaptaki örnekle,bisikletinin selesine arkadan yapışacağım günler başlıyor simdi... O, selenin emin ellerde olduğunu bilmenin güveniyle öğrenecek pedala basmayı. Bir sure sonra fark ettirmeden çekeceğim ellerimi... Bisiklet, artık yetişemeyeceğim kadar hızlanacak ve O, uçup giderken, ben biçare; ardından bakakalacağım. Epey bir zaman önce, bendim selede babamın güvenli ellerini hissederek pedal çeviren... Zamanla hızlanarak katettiğim koca bir hayati simdi oğlumda en bastan, yeniden izlemek üzere selenin arkasına koyuyorum ellerimi... 70 yaşındaki babam gecen gün 'Torunumu ilkokula götürene kadar sıkacağım dişimi...dedi. İnsanın boğazını düğümleyecek kadar hazin. . ama gerçek... Torunla dede arasında bir tahterevalli gibi uzanıyor yaşam. .Birini aşağı çekerken, diğerini yükseltiyor. Birinden eksilen öbürüne ekleniyor adeta...Bütün hüznüne rağmen yine de bir zafer coşkusu var bu devir teslim töreninde. . 6/13/2007 Rüya Hayatımızda!Kızım (Hayrünnisa) Rüya Özçelebi 27 Nisan tarihinde ailemize katıldı.
Nüfusumuz %50 artış gösterdi, 3 kişi olduk:) Şimdi 1,5 aylık.
Onunla hayatımız bir "rüya" gibi...
Daha fazla fotoğraf hemen yandaki Albümde yer alıyor. |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|